20111128

Bana şehir edebiyatı yapma bana.


Aslında buraya yazmaya Mayıs 2010'da başlayacaktım. Artık saklamak için çok geç, Mayıs 2010 ekranın sol tarafında bir yerlerde bas bas bağırıp kararlılığımdan tutarlılığıma ve hatta güvenilirliğime dair pek iyi olmayan şeyler söylüyor olsa gerek. O zamanlar öğrenci olduğumu göz önünde bulundurursak, araya finaller 'girmiş' diye tahmin ediyorum. Hemen akabinde de yaz tatili, okulda son sene telaşı, seyahat, tez ve en nihayetinde buraya taşınmam. Mayıs ayında o ilk iki geceyi doğru dürüst bi tasarım aramakla geçirdiğimi, 'çirkin olacağına hiç olmasın mesela' diye düşündüğümü de hatırlıyorum.

Mükemmeliyetçilikle tembelliğin buluştuğu noktada yaşamak zor dostlar. Bir noktadan sonra ciddi bir yumurta-tavuk ikilemine dönüşüyor zaten. Bu yazının hayatımın en yoğun haftasının ilk gününde gelmesi de oldukça ironik. Yapacak bir şey yok.

Ben Boğaziçi ile geçtiğimiz Haziran'ın sonunda vedalaşmış taze bir mezunum. Ağustos'tan beri New York'ta yaşıyorum, hayatım boyunca gördüğüm en cool dergide çalışıyorum. Evet cool dedim, ama konumuz bu değil. Bu sekmeyi tam şu an kapatanlara el sallayıp devam edelim.

Şehir edebiyatını sevmem, seveni de sevmem. Zaten ben onun babasını da sevmezdim.

Yani sen zaten çok güzel yazarsın, şehir de arka planda bir görünüp kaybolur da, 'o heykelden böyle büyülendim, bu meydanı sonsuza kadar hatırlayacağım, Le Corbusier X şehrinin telaşlı sokaklarına saklanmış küçük ve sıcacık bir kafe, özellikle makaronlarını denemenizi tavsiye ederim' gibi cümlelerden pek haz etmiyorum. Bu yaklaşımdan daha çok tiksindiğim bir şey daha varsa o da beylik şehir tişörtleri. Bu noktada o kepaze İstanbul tişörtleriyle bu akımın Türkiye'deki bayraktarlığını yapmış olan Mavi'ye küçük bir saygı duruşunda bulunmam gerekiyor. İstanbul'da yaşarken 'bi İstanbul tişörtü daha görürsem gözlerimden kan fışkırmaya başlayacak' diye kaç kere düşündüğümü hatırlayamıyorum bile. Söylemeye bile gerek yok, bu tişörtlerin atası Milton Glaser (kendisinin götündeki kıllar kadayıf olmasına rağmen hayatta) imzalı 'I ♥ NY' tişörtleri. Bu ibretlik tişörtün 'NY ♥s ME' yahut 'GO ♥ YOUR OWN CITY' gibi versiyonlarından daha uzun bahsetmek isterdim ama dayanabilir miyim bilmiyorum.

Şehir tişörtlerini sevmiyorum çünkü şehir fetişini besliyorlar. Şehir fetişini sevmiyorum çünkü kavram, ilk çağlardan feodalizme, feodalizmden bugüne metanın ve kapitalin nerelerde, nasıl birikip cazibe merkezi yarattığını en somut şekliyle yansıtıyor. Yani her şehir fetişi bir sınıfa ait olma kaygısıyken, tişörtler de o şehrin bünyesinde halihazırda barındırdığını varsaydığımız özelliklere (özgürlük, kültür-sanat, fırsat) işaret eden birer sembole dönüşüyor.

Bir diğer konu da bazı şehirlerin (daha zengin - New York / daha sanatsal - Paris, daha 'romantik' - Roma) ciddi şekilde torpilli olması. Dünyada adalet olduğunu falan iddia etmiyorum da, madem sevdiğimiz şehirleri göğsümüzde taşıyoruz, neden kimse 'I Love Addis Ababa' tişörtü giymiyor? Eminim Addis Ababa'nın da şahane bir şehir olduğunu düşünen bir sürü Etiyopyalı vardır. Henüz 'I went to Ulan Bator and all I got was this lousy t-shirt' gibi bir tişörte de rastlamış değilim -- genç Moğollar, sözüm size. Aynı şekilde, Saint Kitts ve Nevisli kardeşlerimin Bassetere hakkında söyleyecek pek çok şeyleri olduğuna eminim. Yani özetle, her başkent birileri için cazibe merkezi. 2050 senesinde dünya nüfusunun %70'inden fazlasının şehirlerde yaşıyor olacağını söyleyerek bu paragrafı kapatalım, yoksa korkarım hiç bitmeyecek.

Aslında tam olarak yukarıda bahsettiğim sebeplerden ötürü, yazmaya geldiğim New York'ta hiç bir zaman sadece New York yazmayacağıma and içtim.

Bugün iş için (evet, iş için) uzun süredir çok merak ettiğim bir sergiyi görmeye gittim. Adı 'Design with the Other %90 Cities'. Bir önceki aşaması 2007'deki 'Design with the Other %90' sergisi, tasarımın sadece ona erişebilen (ve tasarım fikrini umursayan), %10'luk bir azınlığa hizmet ediyor olmasından yola çıkıp, tasarımla gerçek dünyanın kesiştiği yerde nelerin ortaya çıkabileceğini göstermiş bir sergi. Şair 'siz 6000 dolarlık Barcelona sandalyenize oturmasanız da olur, ama bak bi tane on sentlik Q Drum kaç kişinin hayatını değiştiriyor' diyor. Neyse, benim bugün gittiğim sergi ilkinin devamı niteliğinde, 'peki biz bütün bu mimari, sürdürülebilirlik ve teknolojideki gelişmeleri adını hatırlayamadığımız şehirlere uygulasak ne olur' demiş tam olarak. 60 sorun ve 60 çözüm yan yana, bir kısmını takdir etmemek, diğer kısmına ise 'yıl 2011, nereye kadar bu Kiplingci kafalar?' diye kızmamak elde değil.

Yarın serginin küratörü Cynthia ile konuşmaya gidiyorum. Konumuz, ayan beyan ortada olduğu üzere, şehir olacak.

Kapanışı bu yazının hak ettiği tek alıntı ile yapmak istiyorum. 70'lerde bir kış sabahı, Haydarpaşa'nın Kadıköy'e doğru giden yolu üzerinde güneş yeni doğuyor.

''İstan-buuuuuul! Sen mi büyüksün, ben mi?''

2 yorum:

  1. Sehrin kakafonisinin icerisinde ufak ama guclu bir cirpinisa, odun vermeyen bir dalgalanmaya benzettim yazini.

    Dahasi gelsin efendim, tembellige musamaha gostermeyelim, seviyoruz tarzinizi.

    YanıtlaSil
  2. Naber Blogger?

    Güzel yazı ama ÇOK UZUN. Parçalara bölüp bölüp gir yine aynı yazıyı okur insanlar ama kendilerini ÇOK OKUDUM diye kötü hissetmezler.

    Şaka lan şaka bir an için blog tavsiyesi vereceğim sandın di mi?

    "Hayırlı olsun" demek isterdim ama benim yerime diyecek birileri çıkar.

    Çok tutarsa burası SS'Ye gelirsin di mi lan? He de lan?

    İlk post diye uzun yorum girdim, normalde böyle değilim.

    YanıtlaSil