20111201

Athena, Athena, Athena Gökhan!

(Ya da Bir Arzu Nesnesi Olarak Levent Yüksel)

Aslında bugünkü konu başlığım 'Kapitalizm: Bana Göre Süt, Onlara Göre Şokolade' olacaktı. Ama son dört gündür günde 16 saat kadar çalıştığım için olamıyor.

'90'lardan bi vidyo seçeyim altına kehkeh yapayım, gider' adlı blogger tuzağına düştüğümü sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz dostlar. Hem de çok.

Şimdi önce lütfen layıkıyla vidyoyu izleyelim:



1. Levent Yüksel'in hipster-kamyoncu karizmasına kurban.

2. Bu klibi dikkatle izleyen herkes Athena Gökhan'ın uzun yıllar üzerinde taşıdığı bere+halterci atleti kombinasyonu için nereden ilham aldığını anlamış olmalı.

3. Esas kız kan kırmızı, uzun bir elbise giydiği, kırmızı ruj sürdüğü ve bir süre sonra arkasında çok başarılı bir vurmalı-yaylı orkestrasıyla belirdiği için kendisinin 'çingene' olduğunu varsayıyoruz. Ki 90'lar Türk popuna çingeneler yahut çingene esintili kıyafetler kadar damgasını vuran çok az şey vardır. (Bkz. Resim 1-A, 1-B, 1-C)


Deniz Seki - Kop Gel Günahlarından
Çingene Kız, Metalci Çocuk: Heyecan dolu ama imkansız bir aşk ya da 90'ların en seksi figürlerinin bir araya geldiği an.






Stylist çingene ve korsan gibi iki güçlü esintiyi birleştirmeyi seçmiş.
O değil de ben bu şarkıyı hayatım boyunca çok sevicem.




Ebru Gündeş - Çingenem
Politik doğruculuk hususunda hiç bir kaygı taşımayan bu eserde, çingene esintili kıyafetler, Nur Yerlitaş, Flamenko, erotizm ve Bollywood amansızca bir araya geliyor. Sonuç: Karın kası. Bu klibin Gündeş'in bir boya firması sponsorluğunda Uche ile üzüm yediği Yunan mitolojisi esintili klipten önce mi sonra mı olduğunu hatırlayamamam biraz acı.

Bu çok önemli referansları verdikten sonra, efendime söyleyeyim, nerde kalmıştık?

4. Klipte esas oğlanımız ile vurulduğu kızın aşkına mani olan kötü adamın kızcağızın pezevengi mi yoksa sevgilisi mi olduğunu bir türlü anlayamıyoruz, ki bu durum kendine has bir gerilim yaratmıyor değil. Kötü adamın Türkçedeki en güzel haliyle 'pezevenk sarısı' tabir edilen gömleği ilk argümanı güçlendirse de; yüzündeki sahiplenici 'biz Çinçin çocuğuyuz, yok öyle iki kamyon kullandım, bi sigara içtim diye kızı alıp gitmek, pamuk seni!' ifadesi kendisinin aşkını sadece şiddetle ifade edebilen az öküz bir adam olduğuna delalet olabilir.

5. Levent Yüksel bu klipte Athena Gökhan'a gerçekten çok benziyor.

Ne Burak Kut ne Tarkan, ben küçükken Levent Yüksel'e çogaşıktım. Özellikle Bi' Daha klibini izlerken 'şişmanı bırak Levent, sen bize gel, sarhoş marhoş, kabulümsün' diye düşündüğümü çok iyi hatırlıyorum. Yaş 8, bilemedin 9.

Neyse, Zalim'in Türk pop tarihinin en iyi kliplerinden biri olduğuna hala ikna olmadıysanız diye, sizi şu mükemmel karelerle başbaşa bırakıyorum.









Sonuç olarak şu güzellik bi daha hiç olmayacak ya, galiba en çok ona yanarım. Kanal 6 var, Uzay Hepari var, bi köşede Onno Tunç bile olabilir.

Zaman makinesi yanıbaşında olsa kendi çocukluğuna gitmek isteyecek düz adam olmama şu kadar kaldı.

Yarın öbürgün herkesin bi şekilde Perran Kutman'a aşık olduğu, benim kuşağımın aşka dair beklentileriyle Disney'den bile daha çok oynamış Şehnaz Tango'dan bahsetmeyeceğimin sözünü veremem.

20111128

Bana şehir edebiyatı yapma bana.


Aslında buraya yazmaya Mayıs 2010'da başlayacaktım. Artık saklamak için çok geç, Mayıs 2010 ekranın sol tarafında bir yerlerde bas bas bağırıp kararlılığımdan tutarlılığıma ve hatta güvenilirliğime dair pek iyi olmayan şeyler söylüyor olsa gerek. O zamanlar öğrenci olduğumu göz önünde bulundurursak, araya finaller 'girmiş' diye tahmin ediyorum. Hemen akabinde de yaz tatili, okulda son sene telaşı, seyahat, tez ve en nihayetinde buraya taşınmam. Mayıs ayında o ilk iki geceyi doğru dürüst bi tasarım aramakla geçirdiğimi, 'çirkin olacağına hiç olmasın mesela' diye düşündüğümü de hatırlıyorum.

Mükemmeliyetçilikle tembelliğin buluştuğu noktada yaşamak zor dostlar. Bir noktadan sonra ciddi bir yumurta-tavuk ikilemine dönüşüyor zaten. Bu yazının hayatımın en yoğun haftasının ilk gününde gelmesi de oldukça ironik. Yapacak bir şey yok.

Ben Boğaziçi ile geçtiğimiz Haziran'ın sonunda vedalaşmış taze bir mezunum. Ağustos'tan beri New York'ta yaşıyorum, hayatım boyunca gördüğüm en cool dergide çalışıyorum. Evet cool dedim, ama konumuz bu değil. Bu sekmeyi tam şu an kapatanlara el sallayıp devam edelim.

Şehir edebiyatını sevmem, seveni de sevmem. Zaten ben onun babasını da sevmezdim.

Yani sen zaten çok güzel yazarsın, şehir de arka planda bir görünüp kaybolur da, 'o heykelden böyle büyülendim, bu meydanı sonsuza kadar hatırlayacağım, Le Corbusier X şehrinin telaşlı sokaklarına saklanmış küçük ve sıcacık bir kafe, özellikle makaronlarını denemenizi tavsiye ederim' gibi cümlelerden pek haz etmiyorum. Bu yaklaşımdan daha çok tiksindiğim bir şey daha varsa o da beylik şehir tişörtleri. Bu noktada o kepaze İstanbul tişörtleriyle bu akımın Türkiye'deki bayraktarlığını yapmış olan Mavi'ye küçük bir saygı duruşunda bulunmam gerekiyor. İstanbul'da yaşarken 'bi İstanbul tişörtü daha görürsem gözlerimden kan fışkırmaya başlayacak' diye kaç kere düşündüğümü hatırlayamıyorum bile. Söylemeye bile gerek yok, bu tişörtlerin atası Milton Glaser (kendisinin götündeki kıllar kadayıf olmasına rağmen hayatta) imzalı 'I ♥ NY' tişörtleri. Bu ibretlik tişörtün 'NY ♥s ME' yahut 'GO ♥ YOUR OWN CITY' gibi versiyonlarından daha uzun bahsetmek isterdim ama dayanabilir miyim bilmiyorum.

Şehir tişörtlerini sevmiyorum çünkü şehir fetişini besliyorlar. Şehir fetişini sevmiyorum çünkü kavram, ilk çağlardan feodalizme, feodalizmden bugüne metanın ve kapitalin nerelerde, nasıl birikip cazibe merkezi yarattığını en somut şekliyle yansıtıyor. Yani her şehir fetişi bir sınıfa ait olma kaygısıyken, tişörtler de o şehrin bünyesinde halihazırda barındırdığını varsaydığımız özelliklere (özgürlük, kültür-sanat, fırsat) işaret eden birer sembole dönüşüyor.

Bir diğer konu da bazı şehirlerin (daha zengin - New York / daha sanatsal - Paris, daha 'romantik' - Roma) ciddi şekilde torpilli olması. Dünyada adalet olduğunu falan iddia etmiyorum da, madem sevdiğimiz şehirleri göğsümüzde taşıyoruz, neden kimse 'I Love Addis Ababa' tişörtü giymiyor? Eminim Addis Ababa'nın da şahane bir şehir olduğunu düşünen bir sürü Etiyopyalı vardır. Henüz 'I went to Ulan Bator and all I got was this lousy t-shirt' gibi bir tişörte de rastlamış değilim -- genç Moğollar, sözüm size. Aynı şekilde, Saint Kitts ve Nevisli kardeşlerimin Bassetere hakkında söyleyecek pek çok şeyleri olduğuna eminim. Yani özetle, her başkent birileri için cazibe merkezi. 2050 senesinde dünya nüfusunun %70'inden fazlasının şehirlerde yaşıyor olacağını söyleyerek bu paragrafı kapatalım, yoksa korkarım hiç bitmeyecek.

Aslında tam olarak yukarıda bahsettiğim sebeplerden ötürü, yazmaya geldiğim New York'ta hiç bir zaman sadece New York yazmayacağıma and içtim.

Bugün iş için (evet, iş için) uzun süredir çok merak ettiğim bir sergiyi görmeye gittim. Adı 'Design with the Other %90 Cities'. Bir önceki aşaması 2007'deki 'Design with the Other %90' sergisi, tasarımın sadece ona erişebilen (ve tasarım fikrini umursayan), %10'luk bir azınlığa hizmet ediyor olmasından yola çıkıp, tasarımla gerçek dünyanın kesiştiği yerde nelerin ortaya çıkabileceğini göstermiş bir sergi. Şair 'siz 6000 dolarlık Barcelona sandalyenize oturmasanız da olur, ama bak bi tane on sentlik Q Drum kaç kişinin hayatını değiştiriyor' diyor. Neyse, benim bugün gittiğim sergi ilkinin devamı niteliğinde, 'peki biz bütün bu mimari, sürdürülebilirlik ve teknolojideki gelişmeleri adını hatırlayamadığımız şehirlere uygulasak ne olur' demiş tam olarak. 60 sorun ve 60 çözüm yan yana, bir kısmını takdir etmemek, diğer kısmına ise 'yıl 2011, nereye kadar bu Kiplingci kafalar?' diye kızmamak elde değil.

Yarın serginin küratörü Cynthia ile konuşmaya gidiyorum. Konumuz, ayan beyan ortada olduğu üzere, şehir olacak.

Kapanışı bu yazının hak ettiği tek alıntı ile yapmak istiyorum. 70'lerde bir kış sabahı, Haydarpaşa'nın Kadıköy'e doğru giden yolu üzerinde güneş yeni doğuyor.

''İstan-buuuuuul! Sen mi büyüksün, ben mi?''